Gönderen Konu: EROL MÜTERCİMLER , ATATÜRK'ÜN STRATEJİSİNİ ANLATIYOR...  (Okunma sayısı 2118 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Subutay

  • Bölüm Yetkilisi
  • DefenceTurk
  • *****
  • İleti: 231
  • Beğeni Puanı +0/-1
Alıntı

Mümtaz İnsan , Sayın Erol Mütercimler'e kulak verelim....

 Gazi’nin stratejisi: Antiemperyalizm - Erol Mütercimler'in Türk Solu Gazetesi İle Şöyleşisi….

Sayın Erol Mütercimlerin Vurguladığı hususlar..


 EROL MÜTERCİMLER: 1980 ya da 1985 yılında birisi bana demiş olsaydı ki, 20 yıl sonra 2005’te “Bu vatan nasıl kurtuldu?” diye bir soru soracaksın, sorduğun bu soru üzerine de bir analiz yapmaya çalışacaksın ve sonra da bunu kitaplaştıracaksın deselerdi, bunu söyleyen insanın yüzüne karşı belki gülmezdim ama tuhaf şeyler söylediğini hatta saçmaladığını düşünürdüm. Ama 2005 yılına geldiğimizde inanılmaz bir biçimde şu iki gerçek soruyla karşı karşıya kaldık: Bir; “Bu vatan nasıl kurtuldu?” ve iki; “Bu memleket nasıl kuruldu?” Bu her iki soruyu sormak ve bu sorulara yanıt aramak, aradığımız bu yanıtı da bularak hızla toplumla paylaşmak durumunda kaldık.

Hani eskiden “Ne olacak bu memleketin hali?” denirdi. Geleceğe dönük olarak bakıldığında bu sorunun bir de geçmişine bakıldığını gördüm. Nasıl oldu da biz şu anda içinde bulunduğumuz tüm bu sıkıntılarla karşı karşıyayız.

Beni de harekete geçiren bu oldu. O zaman düşündüm ki “Bu memleket nasıl kurtuldu?” sorusunun cevabını “Ben bu kadar yıldır ders anlatan, bu kadar kitaplar yazan bir hoca olarak buluyorum, ama demek ki hem öğrencilere bunu aktarmakta hem de kamuoyuna bunu anlatmakta bir problem yaşıyormuşuz.” diye düşündüm. Bu noktadan yola çıkılarak, “Bu vatan böyle kurtuldu” anabaşlığı üstünde bir çalışma yapılmalı diye düşündüm. Bu düşünceyi de kendime bir görev bildim.


Gazi Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı’nı yaparken onun stratejisi tekti: O da anti emperyalizmdi. Yani emperyalizme karşı savaş ve zafer. Kurtuluş Savaşı bittikten sonra bu devleti inşaası noktasına geldiğinde yani devrimler aşamasında oradaki stratejisi de çok yalındı ve o da tam bağımsızlıktı. Bunun ikisinin üzerine kurulmuş Kemalist strateji süreç içerisinde Mustafa Kemal’in eklemiş olduğu üç stratejik sütunla muhkemleştirildi. Birincisi; çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkmak, ikincisi; yurtta barış dünyada barış, üçüncüsü; ne mutlu Türküm diyene söylemleriydi. Gazi’nin hayatında iki şey yoktu. Bunlardan birincisi serüvene atılmak, yani maceracılık, diğeri de aritmetik akılla hareket etmekti. Çünkü o sayıların tek başına bir anlam ifade etmeyeceğini biliyordu.

Cumhuriyetin ve devletin inşası sürecinde Gazi Mustafa Kemal’in belirlemiş olduğu strateji ve vizyon hiç bir zaman tam bağımsızlıktan ödün vermeyi, kendisinin temel aktör olmayacağı birliklere üye olmayı, bölgede öteki devletlerle olan çıkar hesaplaşmalarında ve ilişkilerde yazılan senaryolarda yardımcı oyuncu olmayı içermiyordu.

Gazi Mustafa Kemal, Gençliğe Hitabe’sinde, bir gün ülkenin yöneticilerinin bugünkü niteliklere sahip olabileceğini anlatmıştır. Gençliğe Hitabe’de Gazi Mustafa Kemal’in nasıl bir öngörüye sahip olduğu da çıplak biçimde görülür. Ben, Türkiye’de tüm yöneticilerin Mustafa Kemal gibi olağanüstü, strateji dehası olacağını, önsezileri olması gerektiğini iddia etmiyorum. İnsanlık tarihine böyle insanlar bir kaç yüzyılda bir gelebilir. Ama en azından beklentim şudur: Gazi Mustafa Kemal’in inşaa ettiklerinin ve ortaya koyduklarının korunması, burada olan bitenin ayırdına varılması. “Bu Vatan Böyle Kurtuldu” kitabını yazarken de hep bunu düşündüm. Bu kadar yokluğun içerisinde, herkesin umudunu kaybettiği bir ortam içerisinde, İsmet İnönü ve Kazım Karabekir’in, Zeyrek’te Karabekir’in abisinin evinde oturduklarında, “Artık bu iş bitmiştir, 25’er lira koyalım, Eskişehir’de bir çiftlik alarak köşemize çekilelim.” dedikleri bir süreçte, bir tek adam kurtuluşa giden yolların var olduğunu ve bu yolları deneyeceğini söylüyor, yola çıkıyor. Ama bugün gelmiş olduğumuz noktada bütün bu kazanımların hepsini yitirmeye başladığımızı görüyorum.

İşte geldiğimiz noktada AB ile ilişkiler, aşağıda kurdurulan Kürt devleti, ki bir süre sonra ABD’nin bunu yıktıracağını, ortadan kaldıracağını düşünüyor öyle bir değerlendirme yapıyorum ama şu andaki mevcut duruma göre konuşuyoruz, Kıbrıs’ın mili bir dava olmaktan çıkartılmış olması, yani Kıbrıs’ın klasik deyimiyle söyleyeyim elden çıkartılmış olması, Ermeni sorunu adı verilen sorun konusunda Batının talep ettiği şekliyle çözümleri kabul etmeye yanaşmak, Türkiye’deki bir takım entelektüellerin bu ülkenin aleyhinde çabalarını siyasi mevkilerinin destekliyor olması veya en azından destekliyor görünümünde olması Gazi Mustafa Kemal’in kurmuş olduğu Cumhuriyet’le, Gazi Mustafa Kemal’in belirlemiş olduğu stratejiyle ve bu ülkeye verilmiş olan vizyonla, bunlar ne yazık ki çelişmektedir.

 Bir kere stratejilerin önerilebilmesi için öncelikle sorunun ne olduğunun değerlendirilmesi gerekir. O doğru değerlendirmelerden birisini TÜRKSOLU gazetesi yaptı: “Müttefik Kuşatması”. İleri Yayınları’ndan da çeşitli kitaplar çıktı, çıkmaya devam ediyor. Bu anlatıldı, yeniden buraya dönmeyeceğim. Ama bir akademisyen olarak, Uluslararası İlişkiler Uzmanı olarak şunu söyleyeyim. Şunları görmemiz gerekiyor:

1- Uluslararası ilişkilerde hiçbir zaman ulusların duyguları yoktur. Yani dostluk, kardeşlik, ağabeylik bu tür ilişkiler yoktur.

2 - Müttefiklik meselesine gelince, müttefiklik bir kavramdır, müttefiklik uluslararası ilişkilerde bir kavramdır. Dedim ya hani uluslar arasındaki ilişkilerde duygu yoktur, bir tek şey vardır: Ulusların çıkarları. Onlar bir kere çıkarları açısından bakarlar.

Şimdi gelelim üçüncü temel maddeye. Üçüncü temel madde de şu: Bir gerçek var; Türkiye’nin coğrafi konumundan kaynaklanan bir gerçek. O gerçek de şu: Türkiye bulunduğu coğrafi konumu nedeniyle ittifaklar içerisinde yer almak zorundadır. Çünkü Türkiye ittifakların içerisinde yer almadan, ne yazık ki bu coğrafyada hem dış politika üretmekte zorlanır, hem de uygulamakta çok zorlanır. Bu coğrafya binlerce yılın bir dayatmasıdır. Evet Türkler buraya bilinçli olarak gelmediler ama geldiler burada kalmayı seçtiler. Bakınız şimdi söyleyeceğim konu bir jeopolitik analizdir. Türkler bir kez 1071’de, yani Malazgirt Muharebesi’nden sonra kesin olarak coğrafya değiştirmeye karar verdiler.

AB’ye üyelik meselesi coğrafya değiştirmektir

1000 yıl sonra, 1071’den 1000 yıl sonra işte 1963 diyorum buna, İsmet İnönü’nün imza attığı AB-Ankara Antlaşması ve ondan sonraki akıp gelen bu kırk yıllık süreçte bu sefer liderler değil, Türk halkı coğrafya değiştirmeye karar verir. Yani Türk halkının AB’ye gitme talebi bir coğrafya değişikliğidir. O halde buna çok doğru analizler yapıp, bu kararın doğru olup olmadığının çok ama çok iyi değerlendirilmesi gerekiyor. 1071’deki karar o doğru bir karardı. Çünkü artık oradan Horasan’a Türkistan’a dönmek çok doğru değildi. AB’ye üyelik meselesi bizim için coğrafya değiştirmek meselesidir. AB’nin göbeğindeki devletlerin, oradaki halkların AB ye üye olmak istemesiyle, Türkiye’nin üye olmak istemesi arasında çok ama çok fark var. Benim anladığım kadarıyla biz bu jeopolitik değerlendirmeyi yapmadık. Sanıyorum ki biz bu değerlendirmeyi yapsak Türk halkının önüne gitsek bir kamuoyu araştırması yapsak bu kamuoyu araştırmasında iki sorumuz olsa, birinci soru şu olsa AB’ye girmek istiyor musunuz ? Türk halkının yaklaşık %80’i girmek istiyoruz der. Ama ikinci soruyu da AB’ye girmen demek Ermeni sorununu kabul etmen, AB’nin söylediği şekliyle kabul etmen demektir, Kıbrıs’ı vermen demektir, Azerbaycan ile ilişkilerini kesmen demektir, Anadolu’nun en az ikiye bölünmesi demektir, bölünmese bile orada bir federasyon ya da konfederasyonun kabul edilmesi demektir, Kürt etnik kimliğinin kabulü demektir, Kürt etnik milliyetçiliğinin kabulü demektir, diye sorsak bakın bakalım o zaman sonuç yüzde kaç çıkacak. O nedenle şimdi tekrar dönüyorum jeopolitik değerlendirmeye buradaki analizin çok doğru yapılması lazım ama tabi buradaki analizin de koşulu tektir. O koşul da yurtsever yöneticilere sahip olmaktır.